Röportaj: Ufuk Dilmenata
“YAZDIKLARIM KURGU DEĞİL, GECİKMİŞ BİR TANIKLIK”
Romanlarınızda kurgu geri çekiliyor, hakikat öne çıkıyor. Siz yazarken ne yapıyorsunuz gerçekten?
Yazmak çoğu zaman bir inşa faaliyeti gibi anlatılır. Oysa benim için yazmak, yıkıntıların arasında dolaşmak gibi. Bir şeyi kurmuyorum. Zaten kurulmuş, yaşanmış, unutulmuş ya da unutturulmuş olanın izini sürüyorum. Srebrenitsa Katliamı sonrasında yazılan tanıklıkları düşünün. Orada edebiyat, bir estetik mesele olmaktan çıkar; bir vicdan kaydı hâline gelir. Benim metinlerim de biraz o türden gecikmiş kayıtların peşinde. Bu yüzden kurgu geri planda kalıyorsa, bu bilinçli bir tercihten çok, gerçeğin baskısıdır ve böyle olmasından mutluyum.
“TOPLUM, UNUTMA KONUSUNDA ÇOK BAŞARILIDIR”
Sokak,
toplum ve birey arasındaki gerilim romanlarınızın ana damarı. Siz hayata
nereden bakıyorsunuz?
Toplum
dediğimiz şey, çoğu zaman hatırlamak istemeyenlerin kurduğu bir dengedir.
Dünyanın farklı noktalarında farklı dönemlerde yaşanmış darbeleri ve sonrasında
sessizlikleri düşünün. Herkes her şeyi biliyordu, ama kimse konuşmuyordu. O
sessizlikler, aslında toplumların en yüksek ve en çok kendine benzeyen sesleri
olabilir. Ben o sesleri yazmaya çalışıyorum. Dolayısıyla sokağa baktığımda sadece
kalabalığı görmüyorum. Görmezden gelinmiş hayatlar görüyorum. Belki de
yazdıklarım, unutmaya direnen küçük bir hafıza.
“USTAM LİVANELİ, YOLUN VARLIĞINI HATIRLATIR”
Zülfü
Livaneli, Serhat Kaya için onun romanlarının “genel insan davranışlarının izini
sürdüğünü” söylüyor. Bu cümle sizin için ne ifade ediyor?
Ustamın bu
cümleleri benim için hiçbir zaman sadece bir övgü değil. Onlar aynı zamanda bir
sorumluluk. Livaneli, yalnızca Türkiye için değil, dünya edebiyatı için de çok
özel bir yazar ve Romanlarıyla insanlığın tüm hâllerini açıyor. Sadece eserleriyle
de değil, bir sohbet sırasında kurduğu tek bir cümleyle bile yönümü
değiştirdiği oldu. Zaten büyük yazarlar yol göstermez, yolun varlığını,
yürümeye değer olduğunu hatırlatır.
“NADİDE ADALET, BİR KARAKTER DEĞİL BİR SORUYDU”
Nadide
Adalet neden bu kadar güçlü bir yankı yarattı sizce?
Çünkü
Nadide bir karakter olarak doğmadı. Bir soru olarak doğdu: Adalet nedir? Ve
daha önemlisi, “kimin için vardır?” Bunu sorar. Nürnberg
Mahkemeleri sonrası ortaya çıkan o büyük tartışmayı hatırlayın. Adalet mi
sağlandı, yoksa bir düzen mi kuruldu? Nadide de o sorunun bugünkü yankısıydı. Okur,
Nadide’ye bakarken aslında kendine baktı. Bu yüzden unutulmadı.
“UÇURUM: KAÇAMAYANLARIN ROMANI”
Uçurum
diğer romanlarınıza göre neden daha sert ve daha içe dönük?
Çünkü bu
kez karakterler kaçamadı. Daha önce hep dış dünyayla çatışıyorlardı. Bu romanda
ise kendi içleriyle baş başa kaldılar. Suç ve Ceza’daki Raskolnikov gibi.
Kaçabileceği tek yer, kendi vicdanıdır. Oradan kaçış yoktur. Uçurum, tam olarak
o noktada başlıyor.
“BİR KARAKTERİ YAZMAK, ONU KURMAK DEĞİL, ONU DUYMAKTIR”
Karakterlerinizi
nasıl yaratıyorsunuz?
Bir
karakter, eğer gerçekten varsa, zaten bir yerlerde konuşuyordur. Ben sadece o
sesi duymaya çalışıyorum. İyi bir yazar hikayelerinde karakterlerini
yargılamaz, sadece onları gösterir. Bu benim için çok belirleyicidir. Karakterlerimi
savunmam, genelde onları “olağanlıklar” arasında yalnız bırakırım. Çünkü insan gibi,
kurguyla var olan bir karakter de en çok yalnızken kendisi olur.
“SOSYAL MEDYA: GÜRÜLTÜNÜN YENİ ADI”
Sosyal
medya ve edebiyat ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Edebiyatı
sosyal medyada tatmayı lezzetli bulmuyorum. Ama sanat gibi, edebiyatın da
dijital mecralar aracılığıyla daha sık ve fazla temas edilir hale geldiği
doğru. Sosyal medya, görünürlüğü artırdı ama diğer taraftan derinliği azalttı.
Herkes konuşuyor ama kakofoni gibi, kimse dinlemiyor. Edebiyat, yalındır, az
konuşur, fakat çok dinler. Bu yüzden sosyal medya bir araç olabilir ama bir
ölçü olamaz.
“ÇOK SATANLAR MI, ÇOK OKUNANLAR MI?”
Edebiyat
dünyasında hep aynı isimlerin öne çıkması ve çok satan listeleri hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Çok satan
ile çok okunan aynı şey değildir. Bazen bir kitap satılır çünkü çeşitli
kanallarla fazla görünür kılınır. Ama okunmak, okundukça kalmaksa başka bir
şeydir. O, zaman ister. Okur artık bunun farkında. Kendisine neyin önerildiğini
değil, neyin dayatıldığını hissediyor. Edebiyat acele etmez, sabırlıdır. İnanıyorum
ki zaman, her şeyi kendi yerine koyacaktır.
Sizi
en çok etkileyen yazarlar kimler?
Bunu bir
liste yaparak değil ama bir yolculukla yanıtlayabilirim.
Ustam Livaneli,
Yaşar Kemal’in toprağı, Stendhal’ın iç çözümlemeleri, Orhan Kemal’in insanı, Márquez’in
zamanı, Pessoa’nın yalnızlığı, Coelho’nun arayışı, Camus’nün absürdü, Çehov’un
sessizliği… Hepsi bir şekilde yazdıklarımın içinde metin ya da tat olarak değil
belki ama bellek olarak eminim dolaşıyor.
ACILAR, MUTLULUK, ADALET, AŞK
Acı
nedir sizin için?
Acı,
sadece yaşanan bir şey değildir. Hatırlanan da bir şeydir. Hiroşima ve Nagazaki
atom bombaları sonrası hayatta kalanların yıllar sonra bile aynı acıyı
taşıması gibi. Acı geçmez. Biçim değiştirir. İnsanın içinde yer değiştirir ama
kaybolmaz.
Mutluluk?
Bir
çocukluk anısı gibi… kısa sürer ama ömür boyu içimizde kalır. Küçük Prens’teki
gibi; önemli olan yaşanan değil, geride bıraktığı izdir.
Adalet?
Herkesin
istediği ama kimsenin tam olarak yüzleşmek istemediği şeydir. Çünkü gerçek
adalet, insanın kendine de hüküm vermesini gerektirir. Ve çoğu insan, kendine
karşı o kadar cesur değildir.
Aşk?
Çok
iddialı olmasın ama sanırım aşk, en çok susulan yerde başlıyor olabilir. Pessoa’nın
dediği gibi, bazı duygular dile gelince eksilir. Aşk da öyledir. Söylenmeyen
kısmı, yaşanan kısmından daha büyüktür.
Edebiyatın
geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Edebiyat
değişmez. Ama anlatma biçimi değişir. Dün hikâyeler anlatılıyordu. Bugün
hikâyelerin arkasındaki boşluklar yazılıyor. Yarın ise… Belki de hiç
yazılmayanlar anlaşılacak. Kafka yaşarken anlaşılmadı. Ama bugün en çok
konuşulan yazarlardan biri. Demek ki edebiyat, zamana değil; zamanın ötesinde
bir yere ait. Eğer bir yerde olacaksam, o zamanın ötesinde olmayı isteyebilirim.
“BİR YAZAR DEĞİL, BİR YANKI”
Serhat
Kaya ile
konuşmak, bir röportaj yapmaktan daha çok, bir metnin içine girmek gibi. Sorular
cevaplanmakla kalmıyor, daha derin sorulara dönüşüyor. Galiba bu yüzden onun
romanları son sayfadan sonra da bitmiyor. Okurun içinde yer değiştirerek
yolculuğuna devam ediyor. Bazı yazarlar hikâye anlatır, bazıları ise suskunluk
bırakır. Serhat Kaya, o suskunluğun içinden konuşuyor. Röportaj için bir
araya geldikten sonra en çok da şuna ikna oldum: Onun tarzı ve üslubu kimseye
benzemiyor.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınızı bekliyoruz