Son yazılar

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hakikatle Arasında Mesafe Bırakmayan Bir Romancı: Serhat Kaya

Çarşamba, Nisan 22, 2026
Önizle

Hakikatle Arasında Mesafe Bırakmayan Bir Romancı: Serhat Kaya
Edebiyat her zaman bir anlatı değildir; aynı zaman da bir yüzleşme biçimidir. Serhat Kaya’nın romanları, okuru sadece hikâyelere çağırmıyor, kendi içindeki karanlıklara da davet etmeyi başarıyor. Romanlarında ne tekrarlar vardır ne de güvenli mesafeler. Kaya, daha çok hakikati anlatmayı seçiyor… ve onunla baş başa kalmış insanları. Onun romanlarında olaylar hep derinleşir. Okur bir hikâyeyi takip ettiğini sanırken, aslında kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeye başlar. Yaşam Sayfaları adına bu söyleşiyi hazırlamadan önce Kaya’nın dokuz kitabını baştan sona yeniden okuduk. Fakat özellikle “Katarsis”, “Nadide Adalet” ve son romanı “Uçurum”, bir okuma deneyiminden çok, insanın kendi vicdanıyla baş başa kalmasıydı. Ve şunu çok sevdik: Onun edebiyatı, anlatılanın değil; saklananın peşinden gidiyor.


Röportaj: Ufuk Dilmenata


“YAZDIKLARIM KURGU DEĞİL, GECİKMİŞ BİR TANIKLIK”

Romanlarınızda kurgu geri çekiliyor, hakikat öne çıkıyor. Siz yazarken ne yapıyorsunuz gerçekten?

Yazmak çoğu zaman bir inşa faaliyeti gibi anlatılır. Oysa benim için yazmak, yıkıntıların arasında dolaşmak gibi. Bir şeyi kurmuyorum. Zaten kurulmuş, yaşanmış, unutulmuş ya da unutturulmuş olanın izini sürüyorum. Srebrenitsa Katliamı sonrasında yazılan tanıklıkları düşünün. Orada edebiyat, bir estetik mesele olmaktan çıkar; bir vicdan kaydı hâline gelir. Benim metinlerim de biraz o türden gecikmiş kayıtların peşinde. Bu yüzden kurgu geri planda kalıyorsa, bu bilinçli bir tercihten çok, gerçeğin baskısıdır ve böyle olmasından mutluyum.


“TOPLUM, UNUTMA KONUSUNDA ÇOK BAŞARILIDIR”

Sokak, toplum ve birey arasındaki gerilim romanlarınızın ana damarı. Siz hayata nereden bakıyorsunuz?

 

Toplum dediğimiz şey, çoğu zaman hatırlamak istemeyenlerin kurduğu bir dengedir. Dünyanın farklı noktalarında farklı dönemlerde yaşanmış darbeleri ve sonrasında sessizlikleri düşünün. Herkes her şeyi biliyordu, ama kimse konuşmuyordu. O sessizlikler, aslında toplumların en yüksek ve en çok kendine benzeyen sesleri olabilir. Ben o sesleri yazmaya çalışıyorum. Dolayısıyla sokağa baktığımda sadece kalabalığı görmüyorum. Görmezden gelinmiş hayatlar görüyorum. Belki de yazdıklarım, unutmaya direnen küçük bir hafıza.


Hakikatle Arasında Mesafe Bırakmayan Bir Romancı: Serhat Kaya

“USTAM LİVANELİ, YOLUN VARLIĞINI HATIRLATIR”

 

Zülfü Livaneli, Serhat Kaya için onun romanlarının “genel insan davranışlarının izini sürdüğünü” söylüyor. Bu cümle sizin için ne ifade ediyor?

 

Ustamın bu cümleleri benim için hiçbir zaman sadece bir övgü değil. Onlar aynı zamanda bir sorumluluk. Livaneli, yalnızca Türkiye için değil, dünya edebiyatı için de çok özel bir yazar ve Romanlarıyla insanlığın tüm hâllerini açıyor. Sadece eserleriyle de değil, bir sohbet sırasında kurduğu tek bir cümleyle bile yönümü değiştirdiği oldu. Zaten büyük yazarlar yol göstermez, yolun varlığını, yürümeye değer olduğunu hatırlatır.

 

“NADİDE ADALET, BİR KARAKTER DEĞİL BİR SORUYDU”

 

Nadide Adalet neden bu kadar güçlü bir yankı yarattı sizce?

 

Çünkü Nadide bir karakter olarak doğmadı. Bir soru olarak doğdu: Adalet nedir? Ve daha önemlisi, “kimin için vardır?” Bunu sorar. Nürnberg Mahkemeleri sonrası ortaya çıkan o büyük tartışmayı hatırlayın. Adalet mi sağlandı, yoksa bir düzen mi kuruldu? Nadide de o sorunun bugünkü yankısıydı. Okur, Nadide’ye bakarken aslında kendine baktı. Bu yüzden unutulmadı.


 

Hakikatle Arasında Mesafe Bırakmayan Bir Romancı: Serhat Kaya

“UÇURUM: KAÇAMAYANLARIN ROMANI”

 

Uçurum diğer romanlarınıza göre neden daha sert ve daha içe dönük?

 

Çünkü bu kez karakterler kaçamadı. Daha önce hep dış dünyayla çatışıyorlardı. Bu romanda ise kendi içleriyle baş başa kaldılar. Suç ve Ceza’daki Raskolnikov gibi. Kaçabileceği tek yer, kendi vicdanıdır. Oradan kaçış yoktur. Uçurum, tam olarak o noktada başlıyor.

 

“BİR KARAKTERİ YAZMAK, ONU KURMAK DEĞİL, ONU DUYMAKTIR”

 

Karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz?

 

Bir karakter, eğer gerçekten varsa, zaten bir yerlerde konuşuyordur. Ben sadece o sesi duymaya çalışıyorum. İyi bir yazar hikayelerinde karakterlerini yargılamaz, sadece onları gösterir. Bu benim için çok belirleyicidir. Karakterlerimi savunmam, genelde onları “olağanlıklar” arasında yalnız bırakırım. Çünkü insan gibi, kurguyla var olan bir karakter de en çok yalnızken kendisi olur.

 

“SOSYAL MEDYA: GÜRÜLTÜNÜN YENİ ADI”

Sosyal medya ve edebiyat ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

 

Edebiyatı sosyal medyada tatmayı lezzetli bulmuyorum. Ama sanat gibi, edebiyatın da dijital mecralar aracılığıyla daha sık ve fazla temas edilir hale geldiği doğru. Sosyal medya, görünürlüğü artırdı ama diğer taraftan derinliği azalttı. Herkes konuşuyor ama kakofoni gibi, kimse dinlemiyor. Edebiyat, yalındır, az konuşur, fakat çok dinler. Bu yüzden sosyal medya bir araç olabilir ama bir ölçü olamaz.

 

“ÇOK SATANLAR MI, ÇOK OKUNANLAR MI?”

 

Edebiyat dünyasında hep aynı isimlerin öne çıkması ve çok satan listeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok satan ile çok okunan aynı şey değildir. Bazen bir kitap satılır çünkü çeşitli kanallarla fazla görünür kılınır. Ama okunmak, okundukça kalmaksa başka bir şeydir. O, zaman ister. Okur artık bunun farkında. Kendisine neyin önerildiğini değil, neyin dayatıldığını hissediyor. Edebiyat acele etmez, sabırlıdır. İnanıyorum ki zaman, her şeyi kendi yerine koyacaktır.

 

Sizi en çok etkileyen yazarlar kimler?

 

Bunu bir liste yaparak değil ama bir yolculukla yanıtlayabilirim.

Ustam Livaneli, Yaşar Kemal’in toprağı, Stendhal’ın iç çözümlemeleri, Orhan Kemal’in insanı, Márquez’in zamanı, Pessoa’nın yalnızlığı, Coelho’nun arayışı, Camus’nün absürdü, Çehov’un sessizliği… Hepsi bir şekilde yazdıklarımın içinde metin ya da tat olarak değil belki ama bellek olarak eminim dolaşıyor.

 

ACILAR, MUTLULUK, ADALET, AŞK

 

Acı nedir sizin için?

Acı, sadece yaşanan bir şey değildir. Hatırlanan da bir şeydir. Hiroşima ve Nagazaki atom bombaları sonrası hayatta kalanların yıllar sonra bile aynı acıyı taşıması gibi. Acı geçmez. Biçim değiştirir. İnsanın içinde yer değiştirir ama kaybolmaz.

 

Mutluluk?

Bir çocukluk anısı gibi… kısa sürer ama ömür boyu içimizde kalır. Küçük Prens’teki gibi; önemli olan yaşanan değil, geride bıraktığı izdir.

 

Adalet?

Herkesin istediği ama kimsenin tam olarak yüzleşmek istemediği şeydir. Çünkü gerçek adalet, insanın kendine de hüküm vermesini gerektirir. Ve çoğu insan, kendine karşı o kadar cesur değildir.

 

Aşk?

Çok iddialı olmasın ama sanırım aşk, en çok susulan yerde başlıyor olabilir. Pessoa’nın dediği gibi, bazı duygular dile gelince eksilir. Aşk da öyledir. Söylenmeyen kısmı, yaşanan kısmından daha büyüktür.

 

Edebiyatın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Edebiyat değişmez. Ama anlatma biçimi değişir. Dün hikâyeler anlatılıyordu. Bugün hikâyelerin arkasındaki boşluklar yazılıyor. Yarın ise… Belki de hiç yazılmayanlar anlaşılacak. Kafka yaşarken anlaşılmadı. Ama bugün en çok konuşulan yazarlardan biri. Demek ki edebiyat, zamana değil; zamanın ötesinde bir yere ait. Eğer bir yerde olacaksam, o zamanın ötesinde olmayı isteyebilirim.

 

“BİR YAZAR DEĞİL, BİR YANKI”

 

Serhat Kaya ile konuşmak, bir röportaj yapmaktan daha çok, bir metnin içine girmek gibi. Sorular cevaplanmakla kalmıyor, daha derin sorulara dönüşüyor. Galiba bu yüzden onun romanları son sayfadan sonra da bitmiyor. Okurun içinde yer değiştirerek yolculuğuna devam ediyor. Bazı yazarlar hikâye anlatır, bazıları ise suskunluk bırakır. Serhat Kaya, o suskunluğun içinden konuşuyor. Röportaj için bir araya geldikten sonra en çok da şuna ikna oldum: Onun tarzı ve üslubu kimseye benzemiyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı bekliyoruz